İşkencenin Diyarı, 12 Eylül’ün Zindanı – 3

Uykuları kaçsa bile yeter

Sabah erken kalkanın darbe yaptığı, gece geç yatanın muhtıra verdiği Türkiye’de 10 yıl önceki cuntayı protesto edeyim derken yeni bir askeri müdahalenin gazabına uğramış birileriyle karşılaşmak hiç de zor değil. 12 Mart 1971 muhtırasını yıldönümünde protesto hazırlıkları yaparken arkadaşlarıyla birlikte gözaltına alınan Kürt aydın ve edebiyatçı Ali Fikri Işık, yaklaşık 6 ay sonra sivil hayatın üstünden tanklarıyla geçecek 12 Eylül 1980 darbesinden ilk nasibini almış. Hatta nasip bununla da sınırlı kalmamış. Önce tutuklu koyacak yer kalmadığı için cezaevine çevrilen kışlaya, oradan da yapımı tamamlanan Diyarbakır Zindanı’na sürüklenmiş.

12 EYLÜL CUNTASI 12 MART MUHTIRASINA SAHİP ÇIKTI

Aslında memleketi Batman’dan Diyarbakır’a futbol oynamak için gitmiş Ali Fikri Işık. 1974 yılında henüz 16 yaşındayken Silvanspor’a transfer olmuş. Yaşı büyüdükçe ülkede esen sert rüzgarların da etkisiyle siyasete merak salmış. Dönemin sivil toplum kuruluşlarından Devrimci Demokrat Kültür Derneği’nin (DDKD) aktif üyelerinden biri olmuş. Işık, 12 Mart 1980 sabahı gözaltına alınmış. 12 Mart muhtırasını protesto etmelerine izin vermemiş bir sonraki darbenin failleri. Diyarbakır’daki istihkam taburuna varınca tuhaflıklar yavaş yavaş işkence halini almaya başlamış. Önce gözleri kapatılmış. Hücreye varana kadar yedikleri jop, yumruk, tekme neyse de asıl sıkıntı ‘neden buradayız, başımıza ne gelecek’ gibi soruların cevapsız kalmasıymış.

AYILTIP YENİDEN BAYILTIYORLARDI

Hücrede hiçbir şey söylenmeden geçen 1,5 gün… Felaket öncesi sessizlik gibi… Hücreden çıkardıkları Işık’ın gözlerini yine kapatmışlar. Sorgu sual etmeden çok sert bir dayaktan geçirmişler. Öyle ki bayılmak bile kâr etmemiş. Her defasında ayıltıp yeniden bayıltmışlar. “En son kendime geldiğimde ellerim kollarım bağlı bir sandalyeye oturtulduğumu gördüm” diyor Işık derin bir ‘of’ sonrasında. Sorgu başlamış. Sağ yanında oturan sorgucu tırnağı ile eti arasına topluiğne batırmış defalarca. Işık, önüne konan sorgu tutanağını imzalamak zorunda kalmış şişen, moraran elleriyle. Mahkeme günleri başlamış Işık ve arkadaşları için. “16 Eylül’deki duruşmada kesin tahliye oluruz” diye düşünürken 12 Eylül sabahı darbeye uyanmışlar. Hayaller suya düşerken apar topar yeni yapılan Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne yollanmışlar. İlk günlerde mahkeme kararı da çıkmış. Işık’ın 3 yıl 8 aylık Diyarbakır zindanı macerası da başlamış böylece.

ÖNCE AMATÖRDÜLER, İŞKENCE YAPTIKÇA UZMANLAŞTILAR

Sıra Diyarbakır Cezaevi günlerini anlatmaya gelmişken Işık’ın yüzü daha bir değişiyor. Başta “Anlatmaya imkan yok” diyor. “O günlerden söz ederken nesnel olabileceğim inancında değilim” hassasiyetini dile getiriyor, ama bizi kırmıyor. 14 Eylül 1980’de adım attıkları Diyarbakır Cezaevi’nin yönetimi ilk 4 ay havacı bir subayın kontrolündeymiş. “Yani işkence etmek için tasarlanmış bir yönetim değildi” diyor Işık. Sertlik, dayak, aşağılama yine varmış, ama sistematik bir işkence zamanla kendini göstermeye başlamış. Işık, bu geçişi “Gün geçtikçe bizim direncimiz kırılıyor onlar daha zalimleşiyorlardı” diye anlatıyor. Bir gün uyandıklarında ise gardiyanların hepsinin değiştiğini görmüşler.

TIFIL ASKERLERİN YERİNİ KOMANDOLAR ALDI

Cezaevi hoparlörlerinden bir ses yankılanmış sabahın erken saatlerinde. “Ben Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran. Bundan sonra bu cezaevinin sorumlusuyum ve herkes denileni yapacaktır.” Bu sözlerin ardından cezaevindeki değişikliklere daha bir dikkat kesilen Işık ve arkadaşları görmüşler ki kısa boylu asker gardiyanlar gitmiş, onların yerini boyu 1.90 civarında olan komandolar almış. Komando gardiyanlarla tanışmaları uzun zaman almamış. Hemen o gün 180 kişilik koğuşları yaklaşık 250 askerin baskınına uğramış. Sopalar, kalaslar, joplar yine devrede. Işık, yaşadıkları dehşeti şöyle anlatıyor: “Bizi koğuşun dibine kadar ittiler. Kafası kırılan, kolu kırılan, gözü yarılan… Köşede kırılıp dökülmüş insan bedenlerinden oluşan bir tepe oluşturdular. Sonunda biri o tepenin üstüne çıktı. Türk bayrağı açtı.”

MEĞER İNSAN NE KADAR DİRENÇLİYMİŞ

Işık, “Hepimiz yorgunluktan, korkudan dehşete düşmüştük, baygındık” dese de, gardiyanlar bu baskınla yetinmemiş. Koridorda her mahkumun başına bir komando dikmişler. Dayağa devam… Işık’ın “Yaşamak mucize. Ölmemek mümkün değil. İnsanoğlunun gerçekten de ne kadar dirençli bir varlık olduğunu anlıyorsunuz” sözleri zulmün bir başka boyutunu gözler önüne seriyor. Koridor işkencesinin ardından çırılçıplak soymuşlar. Aşağılanmak bir yana dayak yine devam etmiş. Hem de daha şiddetli. Işık, “Su döktüler, dövdüler, su döktüler, dövdüler…” diye anlatıyor o anı. Sonra koğuşa atılmışlar çuval gibi. Tabii yine çırılçıplak ve yaralı…

TAHLİYE EDİLECEĞİME HİÇ İNANMADIM

3 yıl sekiz ay boyunca işkenceyle geçen her bir günü hayata yeniden dönme umuduyla sayan Işık, yine de tahliye olacağına inanamamış hiç. Çıkacağını söyledikleri gün şaşırmış, korkmuş, endişeye kapılmış. Sevinememiş. Çünkü ‘tahliye oluyorsun’ diye götürülüp faili meçhuller arasına karışanlara şahit olmuşlar. Endişelendiği gibi olmamış. Dışarıya adımını atar atmaz koluna iki çavuş girmiş. Vatani borcunu ödemek üzere işkencehaneden Tekirdağ’daki kışlaya doğru trenle yola çıkmış ailesini göremeden. Sayılı gün. Askerlik de bitmiş. Fakat Işık, ‘Yine aynı sıkıntıyı yaşar mıyım’ derdine düşmüş, memleketine dönmeye bir türlü cesaret edememiş. ‘Büyük şehir korur beni’ deyip İstanbul’a atmış kendini. Bir yandan edebiyatla uğraşırken bir yandan da tekstil işine girmiş.

PKK, darbe için tasarlandı

Işık, o dönemde Apocular olarak bilinen PKK’nın varlık ve eylemlerinin darbe şartlarını sağlamak üzere tasarlandığının altını çiziyor. İstanbul, Ankara gibi batı şehirlerinde böyle bir girişime gerek olmadığını, zaten insanların sağ-sol çatışmalarında birbirini öldürdüğünü ifade eden Işık, Doğu bölgelerinde darbe zemini hazırlamak için PKK’ya ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Normal şartlarda bölgede şiddetten uzak duran Kürt solu ve Milli Türk Talebe Birliği’nin bulunduğunu anlatan Işık, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Hepimiz birbirimizi tanıyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz. Ama PKK geldi, talan etti ve İstanbul Ankara’daki o havayı bölgeye yaydı. Ciddiye aldığımız insanlar değillerdi. Ama ne olduysa 1977’den sonra tuhaf bir şekilde siyasal iklim lekelendi. O güne kadar konuşan, tartışan Kürt grupları Apocuların sürece müdahale etmesiyle kavga etmeye başladı. Kürtlere ilk silah çeken de Apoculardı.” Işık, PKK’nın güçlenmesinde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların bir numaralı etken olduğunu söylüyor.

NE OLUR GÖRÜŞ GÜNÜNDE GELME BABA

Mahkumlar görüş günlerinde ziyaretçilerinin gelmemesi için dua ediyormuş. Işık, bir görüş gününü şöyle anlatıyor: “Birincide, ikincide, üçüncüde adım yok, sevindim… Dördüncü postada adım okundu. Eyvah dedim. Görüşme kabinlerinde birer asker var. Kürtçe konuşmak yasak. Zavallı babam gelmişti. Bağırdılar, ‘Türkçe konuş’ diye. Ama babam çat pat Türkçe biliyor. ‘Oğlum nasılsın’ dedi. ‘İyiyim baba’ dedim, düdük öttü, bitti. Görüş sırasında ziyaretçilerden bazıları ağızlarından Kürtçe kelime kaçırmış. Görüş sonrası sıraya dizilmişler. Işık, “Yemin ederim havada uzanan bir kalas gibi ayaklarımı gördüm. Çenemin altına öyle bir vurdular ki” dedikten sonra birden ayağa fırlıyor. Yüzünde 30 yılın silemediği travmanın izleri, gözleri dolu… “Kudurmuş köpekler gibi… Ayılıyoruz, bayılıyoruz, dayağa devam… Ayıldığımız zaman üstümüze çıkıyorlar. ‘Hadi sürün!’ Koğuşun kapısına kadar jop, kalas, demir sopa… Koğuşun içine çıplak bir şekilde atıyorlar”

Hiç duymadığımız ‘Türkiyem’ şarkısı işkencemiz oldu

Yüzbaşı Yıldıran ve ekibi, mahkumlara işkence etmek için akla ziyan yollara da başvurmuş. Işık, vahşetle beslenen trajikomik hikayelerden birini şöyle anlatıyor: “O zamanlar ‘Türkiyem, cennetim’ şarkısı çıkmış. Hiçbirimiz duymamışız. Yüzbaşı, merkezi anonstan ‘Biriniz yazsın’ deyip şarkının sözlerini yazdırdı. Ama şarkı nasıl söyleniyor bilmiyoruz. Aynı gün içinde havalandırmaya çıkıp bunu söylemek zorundayız. Birbirimize bakıyoruz. Sağa sola kulak kabartıyoruz. Çıktık havalandırmaya. Sıra düzeni aldık, İstiklal Marşı’nı, Ey Türk Gençliği’ni okuduk. Sıra geldi Türkiyem’e. Türkiyem, Türkiyem demeye çalışıyoruz ama bilmiyoruz ki nasıl söyleniyor. Bunun tam bir kumpas olduğu o anda ortaya çıktı zaten. Elleri kalaslı, joplu asker gardiyanlar yine o havalandırmada bizi köşeye sıkıştırana kadar dövdü. Yine kafası, kolu, bacağı kırılanlardan bir tepe oluştu. Kan revan her yer. Yine biri o tepenin üstüne çıkıp Türk bayrağı açtı.”

Travmadan edebiyata sığındım

Bir yandan tekstil atölyelerinde çalışırken öte yandan kendini edebiyata vermiş iyice. Zaten cezaevi öncesi genç yaşlarda edebiyatla iç içeymiş. ‘O kadar travmadan sonra hayata nasıl tutunabildiniz’ sorusuna “Kendimi edebiyatla rehabilite ettim” diye cevap veriyor. Ardından ekliyor: “Edebiyat benim için koruyucu oldu ama ne kadar rehabilitasyon işlevi gördü, emin değilim.” Çünkü cezaevinden çıktığı günden bu yana hiçbir gece gönül rahatlığıyla uyuyamamış. Işık, ‘geceler haram’ dedirten sıkıntısını şöyle dile getiriyor: “Bayrampaşa’da 5. katta kalıyordum. Alt kattan anahtar sesini duyduğum an uyanırdım. O adımlar bitimine kadar, bir başka kapı açılıp kapanıncaya kadar kulağım kirişte olurdu.”

Adımı 70 santimden kısa olan lağım kuyusuna sokulurdu

‘Diyarbakır Zindanı’nda sıradan bir gün nasıl geçiyordu?’ sorusunun tek cevabı var. Her nefes işkence, her adım dayak… Sabah 5.25’te kalkış. Sabah, öğle ve akşam verilen birer bardak su ile yüz, etek ve koltuk altı tıraşı… Saat 7.30’a kadar Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersi. Koğuş sorumlusu ortada. Yüksek sesle okuduğu her cümleyi esas duruşta bekleyen diğer mahkumlar bağıra çağıra tekrar etmek zorunda. Saat 10.00’da havalandırma zamanı. Havalandırmada geçen saatleri zor da olsa şöyle dile getiriyor Işık “40 tane falan askeri marş ezberletmişlerdi. Onları söylerdik. Uygun adım yürüyerek, tam 2 saat. En gür sesle söylemek zorundasın. Senin sesin gür çıkmıyor ya da adımların 70 santimden kısa diyelim… Eşek sudan gelinceye kadar dövülüyorsun, havalandırmanın ortasındaki mazgal kalkıyor lağımın içine sokuluyorsunuz, lağımdan çıkarılıyorsunuz tekrar sıraya sokuluyorsunuz.”

‘Yetmez ama evet’ DİYORUM

12 Eylül’de bunca zalimliği yapanlardan hesap sorulması doğrultusunda bir topluiğnenin başı kadar atılacak her adım dev bir adımdır. 30 yıldır kimsenin dokunamadığı bir yapıyı değiştirmek kolay bir şey değildir. 1960’ta darbe yapıp başbakan astılar, 1971’de parlamentoyu kapattılar. 1980’de herkesi tutukladılar, cezaevlerine gönderdiler. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yok. Bugün bu perdeyi ortadan kaldıracak büyük bir fırsattır. Her vicdan sahibi kişinin oyunun rengi ‘evet’ olmalıdır bana göre. Yani ne hayır ne de boykot… Son derece anlamsız. Çünkü iki durumda da nesnel olarak siz darbecilerle aynı saftasınız. Aynı perspektiften bakıyorsunuz. İnsanlık dışı, ahlak dışı, şeriat dışı ceberrutu ortadan kaldırmak gerekir. Ben AK Parti’li değilim. Hayatım boyunca da sağ siyaset içinde olmadım. Demokrat bir insanım ve vicdanım rahat bir şekilde ‘Yetmez ama evet’ diyorum.

Önder Deligöz

18.08.2010

YENİ ŞAFAK GAZETESİ

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s